Sayfalar

7 Mart 2014 Cuma

Okuduğum Kitaplardan - 35


Yazar: Aisopos
Çeviren: Nurullah Ataç

Ezop. Hayvan masallarının en eski ustası. Grekçe adının doğru yazılımıyla Aisopos. Kendi de bir masal kişisine dönüşmüş, Frigyalı eciş bücüş köle... Aisopos'un dilden dile tüm dünya yazınını etkilemiş, Eskiçağ ozanlarına, Ortaçağ masalcılarına örnek olmuş, La Fontaine'e yol göstermiş masalları, Nurullah Ataç'ın eşsiz çevirisiyle yıllar sonra bir kez daha Türkçede. Hayvanlar aracılığıyla insanı anlatıyor bize bu masallar. Hainini, sinsisini, akıllısını, yüreklisini... Sayfanın birinde kendinize de rastlayabilirsiniz?

“Frigyalı Aisopos”un Yaşamı

Homeros’un ve Aisopos’un doğumlarına  ilişkin güvenli bir bilgi yok elimizde: başlarından geçen en dikkate değer  şeyleri bile zar zor öğreniyoruz. Bu da şaşılacak bir şey; çünkü tarih bundan  daha az hoş, daha az gerekli şeyleri atmayıp saklıyor. Uluslara kıymış onca  insan, hiçbir erdemi olmayan onca kral, yaşamlarını en küçük özelliklerine  varana dek bize aktaracak birilerini buluyorlar da biz Aisopos’un ve  Homeros’un, gelecek yüzyılları en çok hakeden bu iki kişinin en önemli  özelliklerini bile bilmiyoruz. Homeros yalnızca tanrıların babası değildir  çünkü, aynı zamanda tüm iyi ozanların atasıdır. Aisopos’a gelince, gerçek  bilgeliği öğreten, üstelik bilgeliğin tanımlarını ve kurallarını ortaya  koyanlardan çok daha ustaca öğreten bu adamı, Yunanistan’ın onca övündüğü  bilgeler arasında saymak gerekir. Bu iki büyük adamın yaşamları, gerçek anlamda  derleme yoluyla yazılmıştır; ama bilginlerin çoğu, bu yaşam öykülerini düş  ürünü sayarlar, özellikle de Planudes’in yazdığını. Ben, kendi hesabıma bu  eleştiriye girişmek istemedim. Planudes Aisopos’un başından geçenlerin anısının  henüz sönmediği bir çağda yaşadığına göre, bize bıraktıklarını, kuşaktan kuşağa  aktarılmış öykülerden biliyor olmalıydı. Bu inançla, çok çocukça bulduğum ya da  bir biçimde uygunsuz kaçan şeyler dışında hiçbir şey atlamadan, Aisopos üstüne  söylediklerini izledim.

  Aisopos, Frigyalıydı ve Amorium adında bir  kasabadandı. Elli yedinci olimpiyat dolaylarında, Roma kentinin kuruluşundan  yaklaşık iki yüzyıl sonra doğdu. Doğaya teşekkür mü borçluydu yoksa şikayetçi  mi olmalıydı, söylemesi zor; onu çok parlak bir zihinle donatan doğa, biçimsiz  bir beden ve çirkin yüzle getirmişti dünyaya; pek insana benzer bir yanı yoktu  ve neredeyse bütünüyle konuşma özürlüydü. Bu kusurlarla, doğuştan olmasa bile  kısa zamanda köle olması kaçınılmazdı. Ancak ruhu, başına ne gelirse gelsin,  her zaman özgür kaldı.

İlk  efendisi, toprak bellemesi için tarlalara gönderdi onu; belki başka bir iş  yapamayacağını düşündüğü, belki de böylesine sevimsiz bir nesneyi gözünün  önünden uzaklaştırmak istediği için. Günün birinde bu efendi, kırdaki evini  görmeye gittiğinde bir köylü incir ikram etti ona; incirleri çok beğendi, özenle  sarıp sarmaladı ve Agathopus adındaki kilercisine, hamamdan çıktığında  incirleri ona getirme emrini verdi. Rastlantı bu ya, Aisopos’un da evde yapacak  bir işi çıkmıştı o sırada. Eve girer girmez, Agathopus fırsattan yararlandı;  bir iki arkadaşıyla birlikte incirleri yediler, sonra da suçu Aisopos’un üstüne  attılar; o denli kekeliyor ve öylesine aptal görünüyordu ki kendini  savunabileceğini düşünmediler bile. Eskilerin kölelerine uyguladığı cezalar çok  acımasızdı ve bu suç, cezayı gerçekten hakediyordu. Zavallı Aisopos efendisinin  ayaklarına kapandı ve elinden geldiğince söylediklerini duyurmaya çalışarak,  istediği tek bağışlanmanın, cezasının bir iki saniye geciktirilmesi olduğunu  söyledi. İsteği kabul  edilince gidip ılık su getirdi, efendisinin önünde içti ve parmaklarını ağzına  soktu; bundan sonra olan oldu ve yalnızca bu suyu geri çıkardı ağzından.  Suçsuzluğunu böylece kanıtladıktan sonra ötekilerin de aynı şeyi yapmaya  zorlanmalarını istedi işaretlerle. Şaşırıp kalmıştı herkes; böylesi bir buluşun  Aisopos’tan çıkabileceği kimsenin aklına gelmemişti. Agathopus ve arkadaşları  şaşırmış görünmediler. Frigyalının yaptığı gibi suyu içtiler ve parmaklarını  ağızlarına soktular ama çok derine sokmamaya dikkat ettiler. Yine de su  etkisini göstermekten geri kalmadı; hâlâ taptaze ve kıpkırmızı incileri ortaya  döküverdi. Bu sayede Aisopos kendini kanıtladı; ona iftira edenlerse iki kat  ceza gördüler, hem oburlukları hem de hayınlıkları için.





Isaac Asimov
İntikam Tanrıçası 
1989, Altın 
Orjinal Adı : Nemesis (1989) 
Çevirmen : Mehmet Harmancı 


Uzayda büyük bir gerilim yaşanıyordu. İntikam Tanrıçası NEMESİS etrafını alev alev yakmaya hazırdı. Asimov'un gerilim dolu yepyeni şaheseri okurları üretici düşüncelere yöneltiyor. 
(Arka Kapak'tan)






Deli Kurt
Hüseyin Nihal ATSIZ

 “Deli Kurt” Osmanlı tarihinde Yıldırım Bayezid’den sonra “Şehzadeler Kavgası” diye anılan devrin tarihi bir romanıdır. Bir bakıma göre de “Bozkurtlar”da başlayan Orta Asya’daki hayat kavgasının yeni vatan Anadolu’da devamıdır.

Şehzadeler arasında süren ve ayrıntıları henüz yeterince aydınlanmamış bulunan çarpışmada Yıldırım’ın oğulları yaşam ve taht mücadelesinin hem kahramanca, hem şairane hem de alçakça bir örneğini vermişler ve birbiri ardında yaşama veda ederek meydanı içlerinden birisine bırakmışlar. Bunlar arasında en talihsizi ve yaşamı en az bilineni “İsa Çelebi”dir.

Deli Kurt, İsa Çelebi’nin meçhul bir oğlunun dramıdır. Bu dram daha sonraki asırlarda daha büyük bir şiddetle sürüp gidecek ve yüzlerce şehzadenin hayatına mal olacaktır.