Sayfalar

29 Haziran 2017 Perşembe

Online Webcamlar - Google Dork

10 Haziran 2017 Cumartesi

Kısa bilim kurgu öykü denemem

“AN”

Kaybedecek bir şeyim yoktu. Ama çok şey kazanacaktım. Böylece bu projeye gönüllü oldum. Ama hemen kabul edilmedim. Benimle beraber başvuran 548 kişi ile yarışmam gerekti. Bir noktadan sonra korkularına yenilen beşyüze yakını bıraktı. En sonda da dokuz kişi kaldık. Bedenen hepimiz yeterliydi. Asıl belirleyici olan psikolojik yeterlilikti. Görevin doğası gereği güçlü bir zihinsel dirence sahibi olmalıydık. Dünyayı ve dünyadaki yaşamımızı silmemiz gerekiyordu.
Bu göreve uygun olduğumuzu kanıtlamak için en son görev ekipmanına bağlı olarak 1 yıl yaşamamız gerekti. Duyduğuma göre diğer adayların beşinin sinir sistemi çökmüş ve bitkisel hayata girmişler. Şanslı olan üçü ölmüş. Tüm bu eleme ve eğitim çalışmalarından sonra görev günü gelmişti.
Herşey yolunda gittiği takdirde görevim on yıl önce keşfedilen ve rotası güneş sisteminin ötesi olan 22052017ENO kodlu kuyruklu yıldıza sonda ile bağlanmak. Bu sayede güneş sisteminin ötesine giden ilk insan olmaktı. Bedenim binlerce elektrot, kablo v.b. bir sürü bağlantı sayesinde gemime biyolojik olarak bağlanarak 22052017ENO'ya yetişmek. Daha sonra gemimi kuyruklu yıldızın merkezine kadar gömmekti. Bu insanlı sonda ile yıldızın yörüngesini takip edip yaklaştığı gezegenlerden bilgi yollayacaktım.
Şu an bedenimin bir parçası gibi olan geminin yapay zekası ile 20075 gündür seyahat ediyorum. Aslında yapay zeka birden fazla karaktere bölündü. Otomatik pilot ve sekreter işlevlerini yerine getiriyor.
20076. günde oto pilot astroidin yörüngesi üzerinde geniş bir hidrojen bulutu kümesi rapor etti. Sondadaki itici motorlar ile astroidin rotasını değiştirebiliyorum. Ama bu hidrojen kümesini önemsemedim. Bir süre sonra merkezden içine girdim. Çok geçmeden sistemler durdu. Acil hayat destek sistemi zorda olsa açıldı. Aksi takdirde uykudaki bedenim kısa sürede ölürdü.
Tüm sistemler durduğu için karanlıkta ne kadar ilerlediğimi bilmiyorum. Bu süre zarfında bilincim sık sıkta gidip geldi. Ne kadar süre geçtiğini bilmiyorum. Sondanın sistem destek üniteleri tekrar faaliyete geçtiğinde tam dalış kolidoru açıldı. Tekrar yapay zeka ile sondanın kontrollerine ulaşabildim. Dış kabuktaki sensörler hala hidrojen kümesinin içinde olduğumu söylüyordu. Sekreter botu hidrojen kümesinin astroidle beraber hareket ettiğini söyleyince çok şaşırdım.
Astroid kümenin tam ortasında yol alıyordu. Daha sonra tam dalış protokolünde olmayan bir ışık hüzmesi gördüğümde şaşkınlığım daha çok arttı. Sekreter botuna sistemde bir arıza olup olmadığını kontrol etmesini söyledim. Bot tüm kontrollerine rağmen bana sistemde bir arıza olmadığını söyledi. Bende ışık hüzmesinin etrafında dolanmaya başladım. Elimi uzatarak veri bağlantısı kurmaya çalışmam hiç bir gelişme göstermedi.
Bir süre onu görmezden gelemeye çalışarak rotamda bir değişme yaşanmış mı kontrol etmeye başladım. Astroid olması gerektiği gibi ilerliyordu. Bu sırada derinden belli belirsiz bir titreşim duymaya başladım. Bir süre sonra bu titreşim dayanılmaz bir hal aldı. Kaynağını aramaya başlamıştım bile. Daha sonra algım ışık hüzmesine kaydı.
Işığın ortasında hangi açıdan bakarsak bakayım. Bir el izi vardı. Titreşim daha da arttı. Sanki bedenimin her hücresi sarsılıyor du. Sonra bu titreşim sağ elimde yoğunlaşmaya başladı. O zaman ışığın ortasındaki el izini tekrar hatırladım. İstemsizce elim el izine doğru ilerledi. Elim el iziyle birleştiği vakit her yanımın ışığın içine çekildiğini gördüm. Her yer beyaz bir ışığa dönüştü. Tam dalış protokolünde ki göstergeler, oto pilot, sekreter botu, bedenim hersey yok olmuştu. Zaman algım yok olmaya başlıyordu. O yüzden ne zaman ışığın dağılmaya ve ortamın belirginleşmeye başladığını kestiremedim.
Etrafındakileri fark etmeye başladığımda artık tam dalış programının içinde olmadığımı, bambaşka bir yerde olduğumu anladım. Sınırları belirsiz, ortasından küçük bir dere akan selviler, söğüt ağaçları ve çiçek açmış kiraz ağaçları olan bir bahçede buldum. Bahçenin ortasında küçük bir kamelya vardı. Kamelyanın ortasında birini gördüm. Yaklaştıkça orta boylu teniyle aynı beyazlıkta saçları olan sanki havada bir bulut gibi süzülen kızı gördüm. Sanki şeffaf gibiydi.
Ona yaklaştım. Çırılçıplaktı, saçları kalçalarını ve göğüslerini saklıyordu. Çıplak olmasına rağmen vücudunda her hangi bir boşaltım yada cinsel organ göremedim. Gözleri kapalıydı. Saçları ve teni parıldayan bir beyazlıktaydı.
Gerçekten orada mı. Yoksa sadece bir görüntü mü olduğunu anlayamıyordum. Yavaşça şeffaflığı azalmaya başladı. Neredeyse o gaz gibi görüntü yerini yekpare elmas bir görüntü aldı. Bu dönüşüm bittiğinde yavaşça gözleri açılmıştı. Göz bebekleri yok gibiydi. Ama bana baktığını üzerimdeki baskıdan anlayabiliyordum.
İlkin basit iletişim yöntemleri ile iletişim kurmayı denedim. Beni gözlemlemeye devam ettiğini hissediyordum ama bir karşılık alamadım. Gemimin ana bilgisayarında bir sorun olup olmadığı hakkında da kafa yormaya başladım. İçinde bulunduğum bahçeden çıkış yollarını gözden geçirdim. Her hangi bir çıkış bulamadım. Derinden bir uğultu yükselmeye başladı. Sanki yüzlerce insan aynı anda konuşuyorlardı. Ama anlamlı sözler yakalayamıyordum. Dünyadaki yüzlerce dil ve lehçe bir birine girmiş gibiydi. Sonra bu karmaşa yavaşça azalmaya başladı. Sanki bu uğultunun içinden bazıları eleniyordu.
Yavaş yavaş bunların Dünya dilleri olduğunu anlamaya başladım. İçlerinden bir çok kelimeyi seçebilmiştim.
“Hello, Al Salaam a'alaykum, Ahn nyeong ha se yo, Aloha, Annyong ha shimnikka, Assalamu alai kum, Barev, Bok, Bondia, Bonjour, Bore da, Buon giorno, Cantonese, Chao, Ciao, Czesc, Dia Dhuit, God dag, Guten Tag, Hallo, Hej, Hoi, Hola, Kalimera, Kem Che, Konnichiwa, Kumusta Ka, Labas, Mandarin, Merhaba, Mingalarbar, Mique, Moin Moin, Namaskar, Namaste, Nei Hou, Ohayou gozaimasu, Oi, Sekoh, Selam, Shalom, Talofa lava, Vanakkam”
Tüm bunlardan sonra bu uğultu durdu. Bir süre ne yapmalıyım diye düşünmeye başladım. Sonra bana en yakın olan selamlamalardan birini seçtim.
"Merhaba"
Ardından yumuşak ve garip bir ahenkle.
"Merhaba"
"Sen nesin"
Kısa bir sessizlikten sonra başka bir soru sordum.
"Benden ne istiyorsun."
Sonra ardı arkası kesilmeyen sorular sordum. Yorgun düştüğümde artık durdum.
Ben dinlenirken.
"Gezegeninden buraya kadar gelmene şaşırdım." Dedi.
"Sizin medeniyetiniz daha yıldızlar arası yolculuğun prensiplerini kavrayabilmiş değil."
"Ama seni bir şekilde bu noktaya kadar ulaştıran bir plan yapabilmişler."
"Güneş sistemimizin dışına bir canlı göndermek, yinede senden sonra yapılabilmiş değiller."
Tekrar ilk sorumu sordum.
"Sen nesin".
"Ben evren ruhu diyebileceğin bir varlığım. Bu benim asıl görünüşüm değil. Aslında belirli bir vücudum yok. Ben boşluktaki gaz bulutların da yakınına ulaştığım gezegenlerin atmosferlerinde yaşayan, bunlardaki elektron yüklerinde bilincimi koruyan bir varlığım.
Şimdi bazı şeyleri anlamlandırmaya başlıyordum. O İçine girdiğim hidrojen kümesiydi.
"Gezegenimi nasıl biliyorsun".
"Evrende her yıldız ve gezegenin kendine has yaydığı radyo sinyalleri vardır. Üzerinde hayat bulunan gezegenlerin yaydığı frekanslar hayat olmayanlardan farklılık gösterir. Bunun üzerine sizin gezegeniniz bu iki frekanstan bambaşka yüzlerce frekansta gönderiyorsunuz."
"Sizin gezegeninize en yakın olan benim. Sen gelene kadar bana ulaşan sinyallerin deşifresini yapamamıştım. Senin geminin ve beyin dalgalarının yardımı ile şu an seninle iletişim kurabiliyorum."
Bundan sonra yine milyonlarca soru aklıma geldi.
İlk sorum ise,
"Adın nedir" oldu.
"AN"